25 Eylül 2013 Çarşamba

Bence Malumdur...

Eylul gelince siir okurum. Aslinda hep okurum, ama Eylul'de daha cok okurum. Bu da en guzellerinden biri...

Bence Malumdur 

Dikenin kalbime battigi bir sonbahar gunudur 
Sen elini bulutlarin icinde gezdirirsin 
Bulutlar senin gozlerinin ustunde yururler 
Icini kurtlar kemirir 
Bence malumdur 
Bugulanmis camlarin arkasinda masmavi yuzun 
Senin atesler icinde oldugun 
Bence malumdur 
Ellerin muhakkak cocuk elleridir 
Hep kimsenin bilmedigi turkuler dusunursun 
Onlar neden daima okul turkuleridir 
Suleymanciktan bahseder 
Kara toprakta acik yesil bir yildiz gibi akip giden suleymanciktan 
Ve karinca yuvalarindan bahseder 
Isiksiz komursuz karinca yuvalarindan 
Gokyuzunde kizil bir hilalin kaydigini gorursun 
Sen ansizin gokyuzunde gorunursun 
Gozlerinin rengi 
Bence malumdur 
Elinde degildir aksam serinliginde usursun 
Eylul'den itibaren geceler hazindir uzundur 
Sokaklar yorulur uykuya varip gelirler 
Sokaklarin ustune bulutlar gelirler 
Bulutlarin ustune yildizlarin gozleri gelir 
Bir yildiz bir yildizin ardinca gider 
Yildizlarin kaybolduklari yer 
Bence malumdur 
Karanlikta bir seyler kopar dagilir 
Uzaktan yabanci sesler duyulur 
Sen elini bulutlarin icnde gezdirirsin 
Elin hayalerimi dagitir 
Bilirsin 
Sen elini bulutlarin icinde gezdirirsin 

Attila İlhan

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Uyuyamamak!



Uyuyamamak. Şu an sinirlerimi altüst eden ve elime telefonu alıp böyle bir yazı yazmama sebebiyet veren durum. Uyuruz uyuruz diye zorla yatağa girmemi isteyen sevgili eşimin horul horul uyuyaması karşısında benim bin tane koyun saymam ve gözümü dahi kırpamamam hali. Gece karanlığında evde gezinme ve yapacak bir şey bulamayınca en aptal fotoğraflardan kolaj yapma girişimi. Mutfağı toparlama isteğimin fazla gürültüye mahal verme ihtimali yüzünden yok oluşu. Sabah yapılacak işleri düşünüp strese girme eğilimi. Uyuyanı az da olsa rahatsız etmek için su bardağını masaya tangırt diye bırakma eylemi. Evin çeşitli yerlerinden gelen sesleri dinleyip fare ve benzeri hayvanların evde barınma ihtimallerini düşünüp ağlamaklı olma durumu. Kısacası, bela bir durum.

13 Temmuz 2012 Cuma

Bir Merasim Olarak Düğün ve "Gelin Başı"



     Efendim malumunuz, analar babalar yemiyor yediriyor, giymiyor giydiriyor, kız çocuklarını okumaya gönderiyor. Genç kızlarımız da okumaya diye gittikleri büyük şehirden bir adet diploma, bir adet de koca adayı ile dönüyorlar.

      Aile büyüklerinin, arkadaşların ve mahallelinin baskısı ve buna mukabil “kavak yeli” diye tanımlanan tehlikeli rüzgârın gençlerin başında aralıksız esmesi sonucunda genç kız, genç adam, eş, dost, arkadaş ve “yedi sülale” tabir edilen kalabalık, “açılış dansıyla” romantizmin doruklarına tırmanıyor; “çiftetelli, roman havası ve oryantelle” kurt dökme girişiminde bulunuyor ve son olarak da “halay” adı verilen masif akıma takılıp bir hafta sürecek serçe parmak ağrılarına razı olabiliyor ya da bayanlar için topuk kırılması sonucu oluşan "burkma-berkme-çıkık" gibi çeşitli ortopedik rahatsızlıklarla cebelleşmek zorunda kalınabiliyor.

     Takriben oryantalden sonra “pasta kesme” adı altında bir tür “kılıç-kalkan gösterisi” sergilenip büyük ses getirse de asıl sükse “takı merasimi” diye takdim edilen bir nevi “trigliserid, glukoz ve demir ölçümü amaçlı kan alma” işlemiyle yakalanıyor. Ellerini yumruk yapıp gergin bir bekleyişe geçen gelin ve damat, gözleri iyi görmeyen (ya da artık bir gözü toprağa baktığı için tek gözüyle iyi göremeyen) arkaik ninelerin enjekte ettiği toplu iğneyle önce irkiliyor, ardından parmaklarını seri hareketlerle açıp kapatarak morarmanın önüne geçmeye çalışıyorlar. Bunu takip eden dakikalarda, emeline ulaşan ninenin gelin ve damada elini öptürürken badem büyüklüğündeki altın yüzüğüyle kendinden bir iz bırakmak adına gençlerin alnında delici darbelere yol açtığı görülüyor. Kanı alan, alnı delen bu akraba hadiseyi belgelemek adına gelinle damadın ortasına geçip bir de fotoğraf çektiriyor. Hızını alamayıp bir tur daha şapır ve şupur sesleri eşliğinde öpmeye kalkıştığı da sıkça rastlanan felaketler arasında.

     Gördüğünüz gibi hem düğünü yapan hem de düğüne gelenler için son derece sancılı ve masraflı geçen bu tantananın herkes tarafından bilinmeyen, bilinse de dillendirilmeyen bir başka yüzü de “gelin başı ve makyajı trajedisi”! Taa en başta bahsettiğimiz genç kızların üniversite aşkları yani damat beyler her zaman gelin hanımların memleketinden olmayabiliyor. Günümüzde bu durumlarda bir kız tarafında, bir de erkek tarafında olmak üzere iki adet düğün töreni düzenleniyor. Her anı sancılı ve masraflı olan bu merasimlerde gelinler için önemli olan tek nokta, saç ve makyaj. Kendi memleketinde senelerdir tanış olduğu, hatta düğün yaklaştıkça samimiyetin artırıldığı kuaförleri olan gelinler, damat beyin memleketinde damadın akrabalarından ya da oradan buradan aldıkları rivayetler doğrultusunda düğün günü misafir şehirdeki herhangi bir kuaföre giriyorlar. Gelinin yanındakilerin de gerginlikte gelinden aşağı kalmadığını gören kuaförün eli ayağına dolaşıyor. İkram babında çaylar, kahveler ve mevsimine göre meyve suları havada uçuşuyor. Yeni bir ilişkinin başlangıcı olması münasebetiyle taraflar birbirine tamamen açılmasa da karşılıklı beklentiler genel hatlarıyla masaya yatırılıyor. Gelin kafasındaki saç modelini tarif ediyor, kuaför ciddi yüz ifadesini bozmadan bakışlarını yerde gezdirip “evet, anlıyorum, hı hı, tabii” gibi kısa repliklerle konuşmaya dâhil oluyor. Gelinin arkadaşları ara ara “ama bakın beyaz çiçeği topuzun tam yanına monte edeceksiniz, enseye doğru inmesin sakın” gibi müdahalelerde bulunurken, kuaförün de sessizliğini bozduğu ve kendi hakkında ayrıntılı bilgi verme girişimlerinde bulunduğu gözlemleniyor: “Biz 2001’den beri buralarda birçok gelin başına imzamızı attık. Sizin orda var mı bilmiyorum ama biz burada Ajda Pekkan krepesi dediğimiz özel bir krepe atıyoruz, deneyin derim.” Bu noktadan sonra karşılıklı atışmalar ve gıcıklaşmalar yoğunlaşıyor ve gelin kendi kuaförünü övmeye başlıyor. İşlerin çığrından çıktığı nokta olarak da gösterilebilecek bu aşamayı takip edense sadece ama sadece gelinin tarif ettiğinden fersah fersah uzak bir gelin başı ve sulu boya ile yağlı boya çalışması arasında gidip gelen bir seramik makyaj.

     Bu yazımı iki düğünle evlenen ve yukarıdaki sahneleri yaşamış olan bütün gelinlere ve gelin adaylarına ithaf ediyorum. Amma ve lakin asıl amacımız kız çocuklarının okula gönderilmesini desteklemek. Anneler, babalar! Kız çocuklarınızı okutun ki eğitimli anneler sağlıklı nesiller yetiştirsin! (Sosyal mesajımı da veririm) :)

31 Mayıs 2012 Perşembe

Bazen kalpler salisesine varasıya bir atarmış...

Efendim, doğum günüm münasebetiyle bütün delilere ithafen bir yazı yazmıştım. Aynı gün başka bir kıtada yaşayan çocukluk arkadaşım, hatta hayattaki ilk arkadaşım, kardeşim de benim için şu satırları yazmış. Deli ya o da üstüne alınmış :) Şaka bir yana, kalp kalbe karşı olur da bu kadarına pek rastlanmazmış. Sevgimle canım kardeşim...




Evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal iken, pireler berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, iki tane kara kızçecik varmış...

Bu kızçecikler o kadar tatlı o kadar güzelmişler ki birbirlerini çok severler, çok iyi anlaşırlarmışl. Bazen saç baş kavga ederler lakin beş dakika sonra el ele tutuşup "hadi gel gülüm bakkala gidelim" derlermiş :)

Gel zaman git zaman kızçecikler büyümüş serpilmiş...Birbirlerinin iyi ve kötü tüm anlarında beraber olmaya devam ederlermiş. Zamanla birbirlerinin kıymetini daha iyi anlamışlar fakat
hayat bu ya kızçelerden bir tanesi üniversiteyi kazanıp gitmiş...Araya yollar girmiş, yıllar girmiş ama kızçeler kardeş olduklarını hiç unutmamışlar... Öyle veya böyle sevgilerini hep büyütmüşler.
Kardeş olmanın ne anlam taşıdığını hiç yitirmemişler...

Zamanla kızçelerden biri dünyalar iyisi bi delikanlıya gönlünü kaptırmış :) Onu o kadar çok sevmiş ki onunla hayatını birleştirmeyi, onunla sevinci, üzüntüyü, herşeyi paylaşmayı göze almış...
Başlarda diğer kızçe korkmuş kardeşini kaybetmekten... Garip bi histir ama korkmuş işte... Fakat tanıdıkça bu delikanlıyı tamam demiş; bu genç kardeşimi korur, kollar, sever, hatta gözü gibi bakar...

Ardından bizim diğer kızçenin yüreğine de sevda düşmüş :) O da yüreğine bu sevdayı düşüren delikanlı ile hayatını birleştirmeye karar vermiş...Kızçeleri asıl ayrılık işte bu zaman yakalamış...Kader ortakları aynı yıl dünya evine girmişler :) Eline valizi alan sevgisinin peşinden düşmüş yollara... Ama birbirlerine verilmiş kocaman bi sözleri varmış...Nerde olursa olsunlar birbirlerini hep çok sevecekler, hiç unutmayacaklarmış...

Güzel kardeşim benim... Çocukluğum... Gençliğim... HİÇ OLMAYAN KARDEŞİMSİN SEN BENİM...
Bu kısa masal burda bitti. Biliyosun hayatımızın daha o kadar güzel, o kadar anlamlı yaşanmışlıkları var ki bunları bi kerede ifade etmek mümkün değil...

İki buçuk yaşından beri devam eden ve şuan hayat şartları yüzünden yarım kalan masalımızın bigün kaldığı yerden hiç ayrılmamacasına devam etmesini canı gönülden istiyorum... İleride ALLAH nasip ederse çocuklarımızı bizim gibi yanyana, sevgiyle kardeş gibi (bizim gibi) büyütmeyi diliyorum...

Hayatın boyunca herşey gönlünce olsun canım benim... Gülen yüzün hiç düşmesin... ALLAH gözünden acı yaş akıtmasın... Sen benim için her zaman kardeştin, her zaman kardeşsin...İYİKİ DOĞDUN GÜZEL KARDEŞİM NİCE YAŞLARA... İyiki varsın benim hayatımda... Her ne kadar uzak olsakta birbirimizden benim sevgim o okyanusu aşıp seni bulmayı bilir...

                                                                                                                                                                                 
                                                                                                                                                                Seni Çok Seven Kardeşin TENTEN'in :)






23 Mayıs 2012 Çarşamba

Bir varmış, bir yokmuş...

Bir varmış, bir yokmuş. Allah'ın deli kulları çokmuş. Az gelmiş herhalde ki bir tane daha peyda olmuş. Herkes pek bir sevinivermiş bu yeni delinin gelişine. Mübarek Kadir gecesi bereket getirecek bu deli kız hanemize diye havalara uçmuşlar. Getirmiş de aslında. Epeydir dengesini kaybeden herkes ve her şey düzene girmiş, havada uçuşan ne idüğü belirsiz toz zerrelerine varasıya askıdaki her şey yere inmiş. El el üstüne konmuş, deli kız ellerin üstüne oturmuş. Her şeyi merak etmiş, her yere burnunu sokmuş. Her gördüğünü, işittiğini ya hafızasına ya da cilt cilt biriken günlüklerine kaydetmiş. Unutmamış olanı biteni, kim olduğunu, nereden geldiğini, nereye gittiğini. Sabahın ayazında okul yolunda kol kola yürüdüklerini, saç saça baş başa dövüşüp iki dakika sonra sarılıp öptüklerini, tek bir bakış ile anlaştıklarını, ağlarken güldürenleri, akşamüstü bir bankta yılların yükünü paylaştıklarını ve bir ömür boyu can yoldaşlığı vadedenleri hiç unutmamış. Onlar hep yanı başında olmuşlar en deli halleriyle. Hayatı paylaşmak akıllılıkla mümkün değilmiş çünkü. Deliler, gelirken getirdikleri güzellikleri ancak delilerle paylaşarak dağıtabilirmiş dünyaya. O yüzden deli kız hep delileri sevmiş ve aklının her köşesine silinmemek üzere kaydetmiş. Şimdi nerededir, ne haldedir bilinmez ama dünyanın neresinde olursa olsun güzel yürekli delilerin yaydığı güzelliği hissettiğini ve güzel yürekli bir delinin elini tutarak uykuya daldığını adım gibi biliyorum...

20 Mart 2012 Salı

Baharın İlk Esintileri


Ohhh bee… Nihayet nefes aldığımı hissediyorum doya doya. Gözlerimi hep kaçırdığım o pencere var ya hani, hep uzak durmaya çalıştığım; işte bugün o pencereye baktıkça gülüyor yüzüm. Dün akşam yoktu hâlbuki, şimdi kızıl goncalar görüyorum akça ağacın dallarında. Hepsi o kadar taze, o kadar yeni ki hayatta her daim değiştiğimiz gerçeğini yüzüme vuruyorlar adeta. Daha bugün doğmuşlar, daha yaşayacak bir ömür var önlerinde. Hiç kaybolmasınlar, hep o dalda nefes alıp versinler istiyorum. Onlar gitmedikçe, bizi bırakmadıkça biz mutluyuz, güneşliyiz, umutluyuz… Peki ya şu kuşlara ne demeli? Siz nerelerdeydiniz şimdiye kadar ah be güzellikler? Gök gürültüleri, şimşekler, çatıyı delecekmişçesine yağan dolular ve kar küreme makinelerinin gümbürtüsüyle mi cezalandırdınız bizi bunca ay? Aman nolur kaybolmayın ortalıktan, siz şakıdıkça şarkı söyleyebildiğimi hatırlıyorum. “Ak güvercin olaydım, pencerene konaydım!” Roka mandolinen!

5 Mart 2012 Pazartesi

Uzaklar

Ayten Alpman “Al götür beni çok uzaklara!” diye haykırıyor şarkısında. Dinledikçe ben de çok uzaklara gidiyorum, bir zamanlar çok uzaklara gitmeyi arzulayıp bunu gerçekleştirebilmiş biri olarak. 


O zamanlar da uzaklara gitme derdindeydim, şimdi de. Hiç görmediğim rüyaları görmekti benim tek emelim. Beraber, yalnızlığa meydan okuyarak uzaklara gitmek... 


Şimdi bakıyorum da yine aynı arzularla yanıp tutuşuyorum, yine aynı hayallerin peşindeyim, yine başka diyarlarda vermek için tutuyorum nefesimi. 


“Nerede değilsem, orada iyi olacakmışım gibi geliyor,” demişti ya Baudelaire, benimkisi de o cinsten galiba…