13 Ağustos 2012 Pazartesi

Uyuyamamak!



Uyuyamamak. Şu an sinirlerimi altüst eden ve elime telefonu alıp böyle bir yazı yazmama sebebiyet veren durum. Uyuruz uyuruz diye zorla yatağa girmemi isteyen sevgili eşimin horul horul uyuyaması karşısında benim bin tane koyun saymam ve gözümü dahi kırpamamam hali. Gece karanlığında evde gezinme ve yapacak bir şey bulamayınca en aptal fotoğraflardan kolaj yapma girişimi. Mutfağı toparlama isteğimin fazla gürültüye mahal verme ihtimali yüzünden yok oluşu. Sabah yapılacak işleri düşünüp strese girme eğilimi. Uyuyanı az da olsa rahatsız etmek için su bardağını masaya tangırt diye bırakma eylemi. Evin çeşitli yerlerinden gelen sesleri dinleyip fare ve benzeri hayvanların evde barınma ihtimallerini düşünüp ağlamaklı olma durumu. Kısacası, bela bir durum.

13 Temmuz 2012 Cuma

Bir Merasim Olarak Düğün ve "Gelin Başı"



     Efendim malumunuz, analar babalar yemiyor yediriyor, giymiyor giydiriyor, kız çocuklarını okumaya gönderiyor. Genç kızlarımız da okumaya diye gittikleri büyük şehirden bir adet diploma, bir adet de koca adayı ile dönüyorlar.

      Aile büyüklerinin, arkadaşların ve mahallelinin baskısı ve buna mukabil “kavak yeli” diye tanımlanan tehlikeli rüzgârın gençlerin başında aralıksız esmesi sonucunda genç kız, genç adam, eş, dost, arkadaş ve “yedi sülale” tabir edilen kalabalık, “açılış dansıyla” romantizmin doruklarına tırmanıyor; “çiftetelli, roman havası ve oryantelle” kurt dökme girişiminde bulunuyor ve son olarak da “halay” adı verilen masif akıma takılıp bir hafta sürecek serçe parmak ağrılarına razı olabiliyor ya da bayanlar için topuk kırılması sonucu oluşan "burkma-berkme-çıkık" gibi çeşitli ortopedik rahatsızlıklarla cebelleşmek zorunda kalınabiliyor.

     Takriben oryantalden sonra “pasta kesme” adı altında bir tür “kılıç-kalkan gösterisi” sergilenip büyük ses getirse de asıl sükse “takı merasimi” diye takdim edilen bir nevi “trigliserid, glukoz ve demir ölçümü amaçlı kan alma” işlemiyle yakalanıyor. Ellerini yumruk yapıp gergin bir bekleyişe geçen gelin ve damat, gözleri iyi görmeyen (ya da artık bir gözü toprağa baktığı için tek gözüyle iyi göremeyen) arkaik ninelerin enjekte ettiği toplu iğneyle önce irkiliyor, ardından parmaklarını seri hareketlerle açıp kapatarak morarmanın önüne geçmeye çalışıyorlar. Bunu takip eden dakikalarda, emeline ulaşan ninenin gelin ve damada elini öptürürken badem büyüklüğündeki altın yüzüğüyle kendinden bir iz bırakmak adına gençlerin alnında delici darbelere yol açtığı görülüyor. Kanı alan, alnı delen bu akraba hadiseyi belgelemek adına gelinle damadın ortasına geçip bir de fotoğraf çektiriyor. Hızını alamayıp bir tur daha şapır ve şupur sesleri eşliğinde öpmeye kalkıştığı da sıkça rastlanan felaketler arasında.

     Gördüğünüz gibi hem düğünü yapan hem de düğüne gelenler için son derece sancılı ve masraflı geçen bu tantananın herkes tarafından bilinmeyen, bilinse de dillendirilmeyen bir başka yüzü de “gelin başı ve makyajı trajedisi”! Taa en başta bahsettiğimiz genç kızların üniversite aşkları yani damat beyler her zaman gelin hanımların memleketinden olmayabiliyor. Günümüzde bu durumlarda bir kız tarafında, bir de erkek tarafında olmak üzere iki adet düğün töreni düzenleniyor. Her anı sancılı ve masraflı olan bu merasimlerde gelinler için önemli olan tek nokta, saç ve makyaj. Kendi memleketinde senelerdir tanış olduğu, hatta düğün yaklaştıkça samimiyetin artırıldığı kuaförleri olan gelinler, damat beyin memleketinde damadın akrabalarından ya da oradan buradan aldıkları rivayetler doğrultusunda düğün günü misafir şehirdeki herhangi bir kuaföre giriyorlar. Gelinin yanındakilerin de gerginlikte gelinden aşağı kalmadığını gören kuaförün eli ayağına dolaşıyor. İkram babında çaylar, kahveler ve mevsimine göre meyve suları havada uçuşuyor. Yeni bir ilişkinin başlangıcı olması münasebetiyle taraflar birbirine tamamen açılmasa da karşılıklı beklentiler genel hatlarıyla masaya yatırılıyor. Gelin kafasındaki saç modelini tarif ediyor, kuaför ciddi yüz ifadesini bozmadan bakışlarını yerde gezdirip “evet, anlıyorum, hı hı, tabii” gibi kısa repliklerle konuşmaya dâhil oluyor. Gelinin arkadaşları ara ara “ama bakın beyaz çiçeği topuzun tam yanına monte edeceksiniz, enseye doğru inmesin sakın” gibi müdahalelerde bulunurken, kuaförün de sessizliğini bozduğu ve kendi hakkında ayrıntılı bilgi verme girişimlerinde bulunduğu gözlemleniyor: “Biz 2001’den beri buralarda birçok gelin başına imzamızı attık. Sizin orda var mı bilmiyorum ama biz burada Ajda Pekkan krepesi dediğimiz özel bir krepe atıyoruz, deneyin derim.” Bu noktadan sonra karşılıklı atışmalar ve gıcıklaşmalar yoğunlaşıyor ve gelin kendi kuaförünü övmeye başlıyor. İşlerin çığrından çıktığı nokta olarak da gösterilebilecek bu aşamayı takip edense sadece ama sadece gelinin tarif ettiğinden fersah fersah uzak bir gelin başı ve sulu boya ile yağlı boya çalışması arasında gidip gelen bir seramik makyaj.

     Bu yazımı iki düğünle evlenen ve yukarıdaki sahneleri yaşamış olan bütün gelinlere ve gelin adaylarına ithaf ediyorum. Amma ve lakin asıl amacımız kız çocuklarının okula gönderilmesini desteklemek. Anneler, babalar! Kız çocuklarınızı okutun ki eğitimli anneler sağlıklı nesiller yetiştirsin! (Sosyal mesajımı da veririm) :)

31 Mayıs 2012 Perşembe

Bazen kalpler salisesine varasıya bir atarmış...

Efendim, doğum günüm münasebetiyle bütün delilere ithafen bir yazı yazmıştım. Aynı gün başka bir kıtada yaşayan çocukluk arkadaşım, hatta hayattaki ilk arkadaşım, kardeşim de benim için şu satırları yazmış. Deli ya o da üstüne alınmış :) Şaka bir yana, kalp kalbe karşı olur da bu kadarına pek rastlanmazmış. Sevgimle canım kardeşim...




Evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal iken, pireler berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, iki tane kara kızçecik varmış...

Bu kızçecikler o kadar tatlı o kadar güzelmişler ki birbirlerini çok severler, çok iyi anlaşırlarmışl. Bazen saç baş kavga ederler lakin beş dakika sonra el ele tutuşup "hadi gel gülüm bakkala gidelim" derlermiş :)

Gel zaman git zaman kızçecikler büyümüş serpilmiş...Birbirlerinin iyi ve kötü tüm anlarında beraber olmaya devam ederlermiş. Zamanla birbirlerinin kıymetini daha iyi anlamışlar fakat
hayat bu ya kızçelerden bir tanesi üniversiteyi kazanıp gitmiş...Araya yollar girmiş, yıllar girmiş ama kızçeler kardeş olduklarını hiç unutmamışlar... Öyle veya böyle sevgilerini hep büyütmüşler.
Kardeş olmanın ne anlam taşıdığını hiç yitirmemişler...

Zamanla kızçelerden biri dünyalar iyisi bi delikanlıya gönlünü kaptırmış :) Onu o kadar çok sevmiş ki onunla hayatını birleştirmeyi, onunla sevinci, üzüntüyü, herşeyi paylaşmayı göze almış...
Başlarda diğer kızçe korkmuş kardeşini kaybetmekten... Garip bi histir ama korkmuş işte... Fakat tanıdıkça bu delikanlıyı tamam demiş; bu genç kardeşimi korur, kollar, sever, hatta gözü gibi bakar...

Ardından bizim diğer kızçenin yüreğine de sevda düşmüş :) O da yüreğine bu sevdayı düşüren delikanlı ile hayatını birleştirmeye karar vermiş...Kızçeleri asıl ayrılık işte bu zaman yakalamış...Kader ortakları aynı yıl dünya evine girmişler :) Eline valizi alan sevgisinin peşinden düşmüş yollara... Ama birbirlerine verilmiş kocaman bi sözleri varmış...Nerde olursa olsunlar birbirlerini hep çok sevecekler, hiç unutmayacaklarmış...

Güzel kardeşim benim... Çocukluğum... Gençliğim... HİÇ OLMAYAN KARDEŞİMSİN SEN BENİM...
Bu kısa masal burda bitti. Biliyosun hayatımızın daha o kadar güzel, o kadar anlamlı yaşanmışlıkları var ki bunları bi kerede ifade etmek mümkün değil...

İki buçuk yaşından beri devam eden ve şuan hayat şartları yüzünden yarım kalan masalımızın bigün kaldığı yerden hiç ayrılmamacasına devam etmesini canı gönülden istiyorum... İleride ALLAH nasip ederse çocuklarımızı bizim gibi yanyana, sevgiyle kardeş gibi (bizim gibi) büyütmeyi diliyorum...

Hayatın boyunca herşey gönlünce olsun canım benim... Gülen yüzün hiç düşmesin... ALLAH gözünden acı yaş akıtmasın... Sen benim için her zaman kardeştin, her zaman kardeşsin...İYİKİ DOĞDUN GÜZEL KARDEŞİM NİCE YAŞLARA... İyiki varsın benim hayatımda... Her ne kadar uzak olsakta birbirimizden benim sevgim o okyanusu aşıp seni bulmayı bilir...

                                                                                                                                                                                 
                                                                                                                                                                Seni Çok Seven Kardeşin TENTEN'in :)






23 Mayıs 2012 Çarşamba

Bir varmış, bir yokmuş...

Bir varmış, bir yokmuş. Allah'ın deli kulları çokmuş. Az gelmiş herhalde ki bir tane daha peyda olmuş. Herkes pek bir sevinivermiş bu yeni delinin gelişine. Mübarek Kadir gecesi bereket getirecek bu deli kız hanemize diye havalara uçmuşlar. Getirmiş de aslında. Epeydir dengesini kaybeden herkes ve her şey düzene girmiş, havada uçuşan ne idüğü belirsiz toz zerrelerine varasıya askıdaki her şey yere inmiş. El el üstüne konmuş, deli kız ellerin üstüne oturmuş. Her şeyi merak etmiş, her yere burnunu sokmuş. Her gördüğünü, işittiğini ya hafızasına ya da cilt cilt biriken günlüklerine kaydetmiş. Unutmamış olanı biteni, kim olduğunu, nereden geldiğini, nereye gittiğini. Sabahın ayazında okul yolunda kol kola yürüdüklerini, saç saça baş başa dövüşüp iki dakika sonra sarılıp öptüklerini, tek bir bakış ile anlaştıklarını, ağlarken güldürenleri, akşamüstü bir bankta yılların yükünü paylaştıklarını ve bir ömür boyu can yoldaşlığı vadedenleri hiç unutmamış. Onlar hep yanı başında olmuşlar en deli halleriyle. Hayatı paylaşmak akıllılıkla mümkün değilmiş çünkü. Deliler, gelirken getirdikleri güzellikleri ancak delilerle paylaşarak dağıtabilirmiş dünyaya. O yüzden deli kız hep delileri sevmiş ve aklının her köşesine silinmemek üzere kaydetmiş. Şimdi nerededir, ne haldedir bilinmez ama dünyanın neresinde olursa olsun güzel yürekli delilerin yaydığı güzelliği hissettiğini ve güzel yürekli bir delinin elini tutarak uykuya daldığını adım gibi biliyorum...

20 Mart 2012 Salı

Baharın İlk Esintileri


Ohhh bee… Nihayet nefes aldığımı hissediyorum doya doya. Gözlerimi hep kaçırdığım o pencere var ya hani, hep uzak durmaya çalıştığım; işte bugün o pencereye baktıkça gülüyor yüzüm. Dün akşam yoktu hâlbuki, şimdi kızıl goncalar görüyorum akça ağacın dallarında. Hepsi o kadar taze, o kadar yeni ki hayatta her daim değiştiğimiz gerçeğini yüzüme vuruyorlar adeta. Daha bugün doğmuşlar, daha yaşayacak bir ömür var önlerinde. Hiç kaybolmasınlar, hep o dalda nefes alıp versinler istiyorum. Onlar gitmedikçe, bizi bırakmadıkça biz mutluyuz, güneşliyiz, umutluyuz… Peki ya şu kuşlara ne demeli? Siz nerelerdeydiniz şimdiye kadar ah be güzellikler? Gök gürültüleri, şimşekler, çatıyı delecekmişçesine yağan dolular ve kar küreme makinelerinin gümbürtüsüyle mi cezalandırdınız bizi bunca ay? Aman nolur kaybolmayın ortalıktan, siz şakıdıkça şarkı söyleyebildiğimi hatırlıyorum. “Ak güvercin olaydım, pencerene konaydım!” Roka mandolinen!

5 Mart 2012 Pazartesi

Uzaklar

Ayten Alpman “Al götür beni çok uzaklara!” diye haykırıyor şarkısında. Dinledikçe ben de çok uzaklara gidiyorum, bir zamanlar çok uzaklara gitmeyi arzulayıp bunu gerçekleştirebilmiş biri olarak. 


O zamanlar da uzaklara gitme derdindeydim, şimdi de. Hiç görmediğim rüyaları görmekti benim tek emelim. Beraber, yalnızlığa meydan okuyarak uzaklara gitmek... 


Şimdi bakıyorum da yine aynı arzularla yanıp tutuşuyorum, yine aynı hayallerin peşindeyim, yine başka diyarlarda vermek için tutuyorum nefesimi. 


“Nerede değilsem, orada iyi olacakmışım gibi geliyor,” demişti ya Baudelaire, benimkisi de o cinsten galiba… 

28 Şubat 2012 Salı

İçim-Dışım



Güneş tepemde. Hafif hafif esen rüzgarla birlikte havuzun fıskiyeleri yalpalanıyor. Herkes ceketini çıkarmış, koluna atmış. Bense kürklü paltomu çıkarmak istemiyorum, beni iyi taşıyor. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor belli ki, bense onların hızına… 

Gözlemlerken yoruluyorum adeta. Her gözlem bir nevi kıyas, mukayese. Karşıdan bakanlar için, gözlerini güneşten kısmış, kürk paltolu, amaçsızca ya da belki de bilinçli olarak güneşin altında bir şeyler karalayan bir kadınım. İçeriden baktığımda ise taşmak üzere olan bir ırmağım; sahip olduklarını çaldırmamak isteyen, fakat paylaşmaktan da geri kalmayan bir nehir… 

Uzun zamandır günün bu vakti tek başıma, güneşin altında kendimle yüzleşmeye fırsat bulamamıştım. Sanki bir ömür geçirebilirim burada, sanki hayat sırf ben gözlemleyeyim diye akabilir. İsteklerle doluyum, beklentilerle ve belki de umutlarla. 

Dokunmasınlar, rahat bıraksınlar istiyorum. 
Gelen geçen selam versin, beni yeniden kabul etsinler istiyorum. 
Neden sürekli bir şeyler istediğimi anlamak istiyorum. 
Doğa mı sebep? Böyle mi insanoğlu hep? 
Neden bir süregelmişlik içerisinde isteklerle doluyuz? 
Neden her an bir tercih yapmak zorunda kalıyoruz? 
Neden ikide bir “neden” deyip duruyoruz? 
Kendimi insanlardan bu kadar soyutlamışken, yeniden onlarla bütünleşme isteği de nereden geliyor, anlamıyorum. 

İkilemlerimle boğuşmaktan yorulmayan ben, kendimi yeni ikilemlere sürüklemekten korkmuyorum…

Hayıflana Hayıflana Yalnızlık


Sona yaklaşırken adım adım, yalnız olmayı, yalnız kalmayı daha çok istiyor insan, çok yakında tamamen yalnız olacağını bile bile. Kimse olmasın, kimse duymasın, kimse konuşmasın istiyor. Kaçış en iyi yol gibi görünüyor. Duyulmamak, bakılmamak, seslenilmemek, her şeyden önemlisi de fark edilmemek rahatlatıyor. 


İnin, cinin top oynadığı bir park köşesinde, akşamüstünün verdiği ‘bitmişlik’ hissini tek başına yaşamak istiyor. 


Kuşların cıvıltısından, havanın kararma ihtimalinden, tanınmamaktan, ağaçların gölgesinden, iki karasineğin üstüne başına konup aklını dağıtmasından medet umuyor. 


Yalnızlığı istiyor, yalnız kalacağını biliyor, yalnızlıktan ölesiye kaçıyor…

Yoldan geçen orta yaşlı kadın gibi sigarasını tüttüremediğine, karşıdaki bankta dünyanın ‘en hoş’ muhabbetini eden sigara molasındaki garsonlar kadar ‘mutlu’ olamadığına, yaz tatillerinin ana temasını altlarındaki bisikletlerin oluşturacağından şüphe etmediği iki küçük çocuğun yüreğindeki temizliği çoktan kaçırdığına, mesai çıkışı bankadan evine doğru yollanan memure kadar ‘bir şeylerin bittiğinden’ emin, merdivenleri ikişer ikişer inebildiği için dakikalarca mutluluk kahkahaları atan küçük kız kadar ‘mütevazı’ olamadığına yanıyor insan…

Siyahla beyazı ayırt edemediği için grilerde yaşamayı kabullenen insan, nefes almak istiyor, fakat bu sefer rüzgarın yardımı olmadan…

Babam'a...



1987 yılının Kadir Günü… Balıkesir Asker Hastanesi’nin kadın-doğum servisinde ciyak ciyak bağırarak başladığım hayat mücadelemi “gururla” karşılayan adam, babam…

Komşu dedenin, dışarıyla bağlantı kurduğum tek yer olan balkonumuzun demirleri arasından uzattığı tazecik yumurtaları yere düşürmeden alabileyim diye ellerini ellerimin altına siper eden kahraman adam, babam…

Ana sınıfı tiyatrosunda rol seçme lüksünün tanındığı tek kişiyken gidip “kırmızı başlıklı kızın ninesi” rolünü seçmemi destekleyen tek insan, babam…

Büyük fıskiyelerin altına girip ıslanmamı, Truva Atı’nın penceresinden atlamaya çalışmamı, okul korosunda söylenen marşlardan sıkılıp Vardar Ovası’nı söylemeye başlamamı, gazetelerin birinden kupon biriktirerek aldığım “Kolay İngilizce” adlı kitaptan öğrendiğim “Can I have a cup of tea?” şeklindeki İngilizce cümleleri ezberleyip en gereksiz yerlerde berbat bir telaffuzla kullanmamı ve daha bir sürü rezilliğimi alkışlayan güzel yürekli adam, babam…

“Ne yani, kız çocukları hafta sonları babalarıyla takılamaz mı?” dercesine çırpı bacaklı kızını elinden tuttuğu gibi Balıkesirspor maçlarına götüren, etrafındaki holiganların küfür üstüne küfür patlatmasına sinirlenip kavga çıkaran ya da bazen kızının kulaklarını iki eliyle tıkamaya çalışan inatçı adam, babam…

Kızının üniversite sınavında başarılı olduğunu öğrenince bir anda ortalıktan kaybolan, aradan bir iki saat geçtikten sonraysa ancak Türk filmlerinde rastlanacak bir sahnenin bahçemizde yaşanmasına sebep olup, yanında tosun gibi bir koç (hayvan olan) ile kızının karşısına geçip “Adağımızı yerine getirmek lazım!” diyerek ev ahalisinin gülme ve ağlama eylemlerini aynı anda gerçekleştirmesine vesile olan alem adam, babam…

“Alo?” der demez, “Baba, benim erkek arkadaşım var!” diye bir cümleyle karşılaştığında “Boyu senden uzun mu? Seni üzerse mahvederim onu,” diye tepki veren, kızını istemeye geldiklerinde güler yüzünü hiç bozmadan “Hayırlısıyla olsun, hayırlısı değilse de en hayırlı şekilde bitsin,” diyebilen, kırmızı kuşağı kızının beline dolarken içinde neler yaşadığını bilemediğim esaslı adam, babam…

 “70 yaşına da gelsen sen benim küçük kızımsın,” diyerek zamanın bizim aramızda hiçbir anlamı olmadığını hatırlatan akıl hocam, babam…

Beni bütün deliliklerim, bütün sersemliklerim ve bütün zaaflarımla hayatının merkezine oturttuğun, “babam” olmayı bu kadar güzel becerdiğin için bugün bu yazıyı yazıyorum sana. İyi ki başımızdasın, sevgimle…

Raniş